Hades’in Arka Bahçesi

İNSAN OLAN İÇİN VİCDANIYLA SAVAŞMAK KÖTÜLÜKLERLE SAVAŞMAKTAN ÇOK DAHA ZOR OLSA GEREK. BU YÜZDEN İNSAN OLANLAR YENİ GELENLER KİM OLURSA OLSUN KAPIYI AÇIK BIRAKACAKLARDIR. GÜÇLÜ OLDUKLARI İÇİN DEĞİL VİCDANLI OLDUKLARI İÇİN.

Tiyatro İs, Hilal Kuvvet‘in yazdığı Sinem Çubuk‘un yönettiği Hades’in Arka Bahçesi adlı oyunla Ekim ayından bu yana seyirci karşısına çıkıyor.
Yaşıyoruz çünkü umudumuz var. Ölmeden önce bişeyleri gerçekleştireceğimizi umut ediyoruz. Ama bütün umutların tükendiği, her şeyin baş aşağı gittiği bir dünyada yaşamak zorunda kalsak? Hem ölümün bir son değil de yeni bir dünyaya geçiş olduğunu öğrenmişsek? Ölmek yeni bir umut olmaz mı bizim için? 

Bir Ayrılık, Bir Yoksulluk, Bir de Ölüm...
Ölmek, ölümü göze almak. Yaşadığımız hayata dair her şeyden vazgeçmek. Bir umut peşinde başka bir dünyaya açılmak. Göçmek. Göç etmek. Ama yine de kabul edilmemek. Dışarıda bırakılmak. Sonsuz bir kısır döngüye mahkûm edilmek.

Yoksulluk, açlık, savaş ve terör yüzünden yerinden yurdundan kopmak zorunda kalan milyonlarca insan gibi.


Onları hiç görmeden; yoksulluğa, açlığa ve savaşlara kapımızı örterek mutlu olabilir miyiz acaba? Peki ya vicdan? Bizi rahat bırakır mı dersiniz?

İnsan olan için vicdanıyla savaşmak kötülüklerle savaşmaktan çok daha zor olsa gerek. Bu yüzden insan olanlar yeni gelenler kim olursa olsun kapıyı açık bırakacaklardır. Güçlü oldukları için değil vicdanlı oldukları için.

Ölmek bir daha yaralanmamak...
Dünya her gün kültürel erozyona uğruyor, her geçen gün ile beraber yeni yıkımlar yaşıyoruz; kendimize, çevremize, yaşadıklarımıza yabancılaşıyoruz. Bir kere değil bin kere ölüyoruz. Ve bu ölümler hiç durmuyor. Ölüm sıradanlaşıyor, basitleşiyor. Ölümün basitliği hayatı da değersizleştiriyor. Yaşamaya değer bişeyler bulamıyoruz hayatta. Acılarımızla, öfkemizle, nefretimizle tutunmaya çalışıyoruz hayata. Daha ölmeden cehenneme çeviriyoruz hayatımızı. Ölüm bu yüzden olacak korktuğumuz kadar çok yaralamıyor bizi.


Oyun da tam bu noktanın üzerinde duruyor; ölüm – yaşam ikilemini baş aşağı çevirerek ölümü yaşamdan daha önemli bir yere koyuyor ve yaşanılamayan hayatları eğlenceli bir şekilde hicvediyor.

Ekip İşi Tiyatro
Oyunu harika bir ekip ruhuyla sunan oyuncuların da bu eğlencede payı büyük. Birbirini tanıyan, dinleyen, birlikte bişeyler yapmaya çalışan genç, hevesli ve amatör ruhunu hiç kaybetmeyen bir kadro.  Hepsi ayrı ayrı çok başarılı, ama birliktelikleri çok daha fazla anlam katıyor oyuna.


Ancak oyunun iyi taraflarını gördüğümüz gibi eksik noktalarına da işaret etmemiz şart. Birincisi oyun şu haliyle çok kısa ve finali sönük kalıyor. Çok ilginç bir konu, başarılı bir şekilde sahneye taşınmış; ama yeteri kadar geliştirilmemiş, bir şekilde eksik kalmış. Oyunun düğüm ve çözüm bölümleri biraz daha işlense akıllardan çıkmayacak bir oyun olabilir belki. Elbette oyunun metin anlamında revize edilebileceğini düşünerek yazıyorum bu eleştirimi. Çünkü Tiyatro İS Ekibi,  sahip olduğu enerji ve birikim ile çok daha iyisini yapabilecek potansiyele sahip kuşkusuz.

 Ayrıca oyundaki müzikli bölüm çok keyifliydi. Keşke birkaç yerde daha kullanılsaydı. Ekibin müzikal zenginliği oyuna daha fazla yansıtılabilirdi.


Yine de eksiklerine rağmen keyifle izlenecek bir tiyatro oyunu olduğunu söyleyebiliriz. Oyun sezon boyunca Sahne Aznavur’da izlenebilir.

Yazan: Hilal Kuvvet
Yöneten: Sinem Çubuk
Yardımcı Yönetmen: Basil Abdunnur
Oyuncular:  Cihan Alparslan,  Hilal Kuvvet,  Mert Can Ertürk, Mustafa Uhud Çoban, Ömür Sevgi Çil, Seda Çakmaksoy, Sinem Çubuk, Sude Çubuk, Ufuk Tevge 
Müzik: Burçak Çöllü
Elemental Müzik ve Dans: Can Emre Uygan
Koreografi: Köksal Ünal
Dekor Tasarım: İbrahim Ortakıcık
Işık Tasarım: Yasin Gültepe
Işık Uygulama: Mehmet Can Öztürk
Kostüm Uygulama: Fatma Akın, Sevtap Çubuk
Afiş Tasarım: Benan Akın 

Sahne Aznavur: Asmalımescit Mahallesi İstiklal Caddesi Aznavur Pasajı No:108 Kat:8, İstanbul, Beyoğlu / Tel: +90 532 480 90 93 / Rezervasyon: +90 532 480 90 93



Kaybolan Renk...

2300 yıl önce eşi benzeri olmayan bir renk daha vardı. Hem de bildiğimiz renklerden çok farklı. Bitkide, hayvanda, havada, suda, doğada bulunmayan bir renk. Tamamen insana özgü, büyüleyici bir renk!



 İlk formüle edenler “Tanrının Rengi” dediler bu yeni buluş için. Çünkü o güne kadar dünyada görülmemiş bir renkti bu. İskenderiye Şehrini dünyanın merkezi haline getirmiş, I. Ptolemaios Soter’i firavunlar kadar kudretli kılmıştı.



“Tanrının Rengi”ni görebilmek için dünyanın her yerinden insanlar geliyordu İskenderiye Şehrine. Başka bir yere çıkartılması yasaklanmıştı.Tanrının Rengi Tanrının Şehrinde görülebilirdi ancak. Formül İskenderiye Kütüphanesi’nde saklıydı ve hükümdardan başka kimse yerini bilmiyordu. Şehrin en iyi korunan sırrıydı belki de. “Tanrının Rengi” dünyaya birkaç yüzyıl egemen oldu bu şekilde. Ta ki İskenderiye Kütüphanesi yanıp kül olana kadar…


Sonrasında formüle bir daha ulaşılamadı. “Tanrının Rengi”ni arayanlar epey çok oldu. Ancak hiç kimse bir daha o rengin büyüsünü yakalayamadı. Ve doğa kendine meydan okuyan bu rengi zaman ile mağlup etti.


 Önce meydanlar; sonra caddeler, sokaklar ve evler. “Tanrının Rengi” solup gitti bütün bir şehirden azar azar. Ne papirüsler, ne resimler ne freskler koruyabildi bu eşsiz rengi. Gün geldi, eller, gözler, kalpler de unuttu.  Tanrının rengi parlayan bir ateş gibi söndü ve yok oldu. Sadece bir efsane kaldı ondan geriye. Ben bu efsaneyi duydum birinden. Benim de bundan başka bildiğim bişey yok…

Rüya

Osmanbey’de bir apartmandayım. Çok eski bir bina. Belki yüzyıllık. 4.kata çıkacağız. Arkadaşım tramvaya binelim diyor. Nasıl yani? Bu apartmanda asansör yokmuş. Katlar arasında bir tramvay çalışıyor. Kırmızı külüstür bir tramvay. İstiklal Caddesi’ndeki tramvaylara benziyor. İnanılır gibi değil, apartman içinde bir tramvay. Peki bu apartmanı neden kimse bilmiyor? Arkadaşım binanın unutulduğunu söylüyor. İlk Paris’te yapmışlar tramvaylı bir apartman. Fakat çok maliyetli oluyor diye asansöre geçmişler. Bu bina ise yapıldığı gibi kalmış. Çok ilginç. Nasıl unutulabilir ki böyle bir bina? 


Tramvaya bindik, eğimli bir yoldan döne döne yukarı çıkıyoruz.  Sadece duvarlar ve ahşap kapılar görünüyor. 4.Kattayız. Her taraf karanlık. Yerde bisiklet tekerleri. Köşede bir su teknesi parlıyor. Safran sarısı bir su var içinde. Suya doğru gidiyorum, dokunacağım. Bir ses “Sakın!” diyor. Dönüyorum. Küçük bir kız çocuğu. Neden? “O suyu sivrisinekler için koydum, şekerli. İçine de bir kablo sarkıttım, elektrik veriyorum. Suya gelen sivrisinekler çarpılacak” Çok akıllıca diye düşünüyorum. Ama karanlık beni boğuyor. 


Aşağı inmek istiyorum. Arkadaşım yok, kaybolmuş. Merdivenleri de bulamıyorum. Tramvayı bekleyeceğim mecbur. Fakat ne zaman gelecek belli değil. Çok bunaldım. Bir pencere bulsam en azından. Bir ışık sızıyor. Işığa yürüyorum. 


Dışarıdayım şimdi. Ayağımın altında cılk cılk eden bişeyler var. Bakıyorum. Biber dolmaları. Her yer göz alabildiğine biber dolması. Burası uçsuz bucaksız bir tarla. Biber dolması tarlada yetişiyormuş demek. Dolmaları ezmek istemiyorum. Zıplayarak yürüyorum. 


Aşağıda bir şehir görünüyor. Bu şehir İstanbul mu? Çok tuhaf. Deniz şehrin en az 10 metre üstünde havada asılı duruyor. Manzarayı seyrediyorum uzun uzun. Görüntü bir harika! Keşke hiç uyanmasam…

Joko'nun Doğum Günü

JOKO SU DEPOSUNDA ÇALIŞAN BİR İŞÇİDİR. SABAH İŞE GİDERKEN ZENGİN BİRİ JOKO’NUN SIRTINA ATLAR VE ONU İSTEDİĞİ YERE GÖTÜRMESİNİ, BUNA KARŞILIK İYİ PARA VERECEĞİNİ SÖYLER. JOKO BU TEKLİFİ KABUL ETMEZ. ANCAK İŞ YERİNE GİTTİĞİNDE İŞ ARKADAŞLARININ DA BAŞKALARINDAN BENZER TEKLİFLER ALDIĞINI VE KABUL ETTİKLERİNİ ÖĞRENİR. BUNDAN SONRA  JOKO İÇİN İKİ YOL VARDIR;  YA ZENGİN İNSANLARI SIRTINA ALIP TAŞIYACAK YA DA BİR ASİ OLARAK ÇEVRESİNDEKİ HERKES İLE ÇATIŞACAK.

Başka birini 100 TL için sırtınızda taşır mısınız? 1000 TL? 5.000 TL? Sorum garip mi geldi? Kesinlikle böyle bişey yapmam diyebilirsiniz. Ancak belki de hiç sevmediğiniz bir işi, hiç sevmediğiniz insanlar veya kurumlar için, hiç sevmediğiniz bir şekilde yapmak zorundasınız. Hem oldukça düşük bir ücret karşılığında. İşinizi kaybetmemek için hareketlerinize ve söylemlerinize de sürekli dikkat etmeniz gerekiyor. Çünkü sizin o beğenmediğinizi işi yine hiç sevmeden yapacak binlerce insan var kapıların dışında.

Peki ya bu iki iş arasındaki fark nedir? İlkinin onur kırıcı sayılacak kadar anormal olması mı? Yoksa henüz bu alanda bir arz talep ilişkisinin oluşmaması mı?

Zenginler ve yoksullar arasındaki gelir uçurumu arttıkça dün anormal gördüğümüz her şey bugün normalleşiyor. Bu gün anormal olan da yarın normalleşecek. Elbette biz bu anormal gidişe bir dur demezsek.

Hiçleşmek de bir uzlaşmadır
Fransız Yazar ve İllüstratör Roland Topor’un bu anormal durumu hicvetmek için yazdığı “Joko’nun Doğum Günü” adlı oyun, Yolcu Tiyatro tarafından sahneye taşındı ve Ekim ayından bu yana seyirci karşısına çıkıyor. Ersin Umut Güler’in yönettiği oyun, etkileyici sahne düzenlemesiyle de izleyenlerin beğenisini topluyor.

Yazar Roland Topor’un 1969 senesinde yazdığı  “Joko’nun Doğum Günü” isimli eser aslında bir roman. Ancak yazar bu eseri 1989 senesinde bir tiyatro oyununa dönüştürmüş. Yazının girişinde bahsettiğimiz üzere oyun; insanların neyi, nasıl ve ne şekilde kabul edeceğini ve özgürlüklerden vazgeçme pahasına yapılan her uzlaşmanın insanları nasıl hiçleştireceğini grotesk bir biçimde anlatıyor:

Joko su deposunda çalışan bir işçidir. Sabah işe giderken zengin biri Joko’nun sırtına atlar ve onu istediği yere götürmesini, buna karşılık iyi para vereceğini söyler. Joko bu teklifi kabul etmez. Ancak iş yerine gittiğinde iş arkadaşlarının da başkalarından benzer teklifler aldığını ve kabul ettiklerini öğrenir. Bundan sonra Joko için iki yol vardır;  ya zengin insanları sırtına alıp taşıyacak ya da bir asi olarak çevresindeki herkes ile çatışacak.

Toplumlar, Bireyler ve Çobanlar
Toplumsal tutum oyunda önemli bir kırılma noktası. Toplum neyi kabul ediyorsa doğru “o”dur çünkü. Bu sırtta adam taşımak da olabilir; bir kadının tecavüzcüsü ile evlenmesi de…

Peki ama bir toplum kendi aleyhine olan şeyleri nasıl kabul edebilir? Nasıl doğru bulabilir? Göz göre göre nasıl özgürlüğünü teslim edebilir?
Belki de özgürlüğüne sahip çıkamayan insan kitleleri için toplum denebilir mi diye sorsak daha doğru olacak. Çünkü ideal bir toplum; düşünen, sorgulayan ve düşündüklerini ifade eden bireylerden meydana gelir. Birey kendi başına güçtür ve kendine bir yol çizebilir. Ama düşünmeyen, sorgulamayan insan kitleleri için yol gösterecek çobanlar lazım olur her zaman.

Zenginim, o halde yaparım!
Oyundaki temel çatışma ise zengin yoksul ikilemi üzerine kurulmuş. Zengin iseniz her istediğinizi yapma hakkına sahipsiniz. Başkalarının sırtına binebilir, onlara tecavüz edebilir, evlerine davetsiz girip, yediği içtiği her şeye ortak olabilir, eşyalarını çalabilirsiniz; tabii ki parasıyla. Hatta para vermeseniz de olur. Zengin olmanız yeterli. Çünkü zengin olmak paha biçilemez.

 Eğer zengin değilseniz sizin de başkalarına hizmet etme özgürlüğünüz var.  Yapacağınız hizmete göre alacağınız para da işin cabası. Tabii bu arz talep ilişkisinin temel belirleyicisi para olduğu için para ne kadar çoksa o kadar iyi hizmet vermeli, talep edenlerin her türlü arzusunu yerine getirmelisiniz. Hizmetinizin yetersiz kaldığı noktada kendinizi, ailenizi ve bütün hayatınızı arz etmelisiniz. Çünkü para kazanmak bunu gerektirir.

360 Derece Oyunculuk
Toplumsal kabullenme ve sınıf çatışması gibi iki temel sorunu tüm çıplaklığı ile anlatan oyunun sahnelemesi de metne uygun grotesk bir oyunculuk gerektiriyor ve Yolcu Tiyatro bunu layığıyla başarmış.

Sahnedeki oyuncular adeta lastik gibi; küçülüp büyüyor, eğilip bükülüyor, esniyor ve her türlü kalıba giriyorlar. Çizgi film netliği ile düşünülmüş hareketler, otomat yapılan işler,  tekrarlar, karikatüre dönüştürülen tipler; bu tiplerin kendi içindeki tutarlılığı ve aralarında oluşturulan tezat durum, hem grotesk hem de seyircinin beğenisini kazanacak şekilde zorlamasız.  Özellikle 4 oyuncunun birbirlerine yapışarak oluşturdukları sahne trafiği çok iyi düzenlenmiş.

Now Play! Again Play! Game Over
Oyunun ana dekorunu oluşturan mapping ekran, kostüm ve yardımcı dekorlar da çok iyi düşünülmüş. Oyuna farklı bir gözle daha bakmanızı sağlıyor. Sanki bir bilgisayar oyununun içindesiniz ve Süper Mario’nun maceralarını izliyormuş gibi hissediyorsunuz. Bir atari oyunu etkisi yaratacak şekilde düzenlenmiş animasyon çizimler sizi grotesk bir uzamın içine sokuyor. Kimi zaman su deposunda, kimi zaman Joko’nun evinde, kimi zaman opera binasından uzaklaşırken görüyorsunuz kendinizi. Kostümler de oyun kişilerinin mizaçlarını ve toplumsal konumlarını açığa çıkaracak şekilde özenle seçilmiş ve iyi birer tamamlayıcı unsur olarak kullanılmış.

Sezon boyunca İstanbul’un çeşitli sahnelerinde seyirci karşısına çıkan topluluğu Ocak ve Şubat ayı içerisinde;

12 Ocak Perşembe Saat: 20:30 Ortaköy Afife Jale Sahnesi
21 Ocak Cumartesi Saat: 20:30 Sahne Pulcherie
28 Ocak Cumartesi Saat: 20:30 Sahne Pulcherie
2 Şubat Perşembe Saat: 20:30 Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi
4 Şubat Cumartesi Saat:20:30 KOZZY Kültür Merkezi
8 Şubat Çarşamba Saat: 20:00 Maltepe Türkan Saylan Kültür Merkezi
11 Şubat Cumartesi Saat: 20:30 Ortaköy Afife Jale Sahnesi
17 Şubat Cuma  Saat: 20:30 Sahne Pulcherie
18 Şubat Cumartesi Saat: 20:30 Ortaköy Afife Jale Sahnesi
23 Şubat Perşembe Saat: 20:30 Ortaköy Afife Jale Sahnesi’nde izleyebilirsiniz.

Yazan: Roland TOPOR
 Çevirmen: Mine KIRIKKANAT
 Yönetmen: Ersin Umut GÜLER
Oynayanlar:  Tolga İSKİT , Ayşe TUNABOYLU, Cenk Dost VERDİ, Efe ÜNAL, Merve DAĞLI, Yasemin ERTORUN, Burak ÜZEN, Sercan DEDE
Hareket Tasarımı: Selçuk GÖLDERE
Yapım – Müzik – Afiş  ve Animasyon Tasarım: Tufan DAĞTEKİN
Kostüm Tasarım: Makbule MERCAN
Işık Tasarım: Alev TOPAL
Sahne İllüstrasyonları: Can BADUR
Yönetmen Yardımcıları:  Cenk Dost VERDİ, Yasemin ERTORUN, Eray Abdullah PEKCAN
Asistanlar: Yaşam GÜLSEVEN, Göksu TÜRKDÖNMEZ, Seyhan GÜLBAHAR
Oyun Fotoğrafları: Orhan Cem ÇETİN, Saygın SERDAROĞLU
Afiş İllüstrasyonu: Roland TOPOR

ÖZVERİ

“Sen yanmasan, ben yanmasam, biz yanmasak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…”


Filiz Coşkuner,  teyzesinin hayatından yola çıkarak sahneye taşıdığı “Özveri” isimli oyunda; çocukluktan itibaren görev duygusuyla yetiştirilen Özver Hanımın özverili hayatına ışık tutuyor ve ölümünden sonra özveride bulunduğu insanların yaklaşımlarını tartışmaya açarak seyircilere özveriyle geçen bir hayatın muhasebesini yaptırıyor. 

                                                                                                            
Özveri bir sevme biçimi mi? Yoksa bir sorumluluk bilinci mi? İnsan ne için özveride bulunur? Sevmek? Sevilmek? Zorunluluk? Peki ya özveri ahlaki mi? Yoksa vicdani mi?
Özveri bir sevme biçimi ise sınırsız bir sevgi (agape) olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü özveri bir anne baba sevgisi gibi sevilen kişiye alan yaratmak için küçülmeyi, hiçleşmeyi, kendinden vazgeçmeyi göze alan kuvvetli bir fedakarlık duygusu barındırır içinde.  “Sunset Bulvarı” isimli filmde eski şöhretini kaybeden sessiz film yıldızı Norma Desmond’un bir uşak gibi emrine giren, yaşadığı ilişkilere göz yuman, onu mutlu edebilmekten başka hiçbir gayesi olmayan kocası yönetmen Max Von Mayerling gibi. Norma senarist sevgilisini öldürür, cinayeti öğrenen polisler Norma’yı evinden alıp götürmeye gelirler, içeriye polislerle birlikte pek çok da gazeteci dolar. Mayerling’in düşündüğü tek şey ise Norma’yı eski şöhret günlerini hatırlatacak bir veda mizanseni ile uğurlamaktır. Çünkü bu Norma’nın son gösterisidir dolayısıyla Mayerling’in de yaşayacağı son mutluluk. 

Var olmanın dayanılmaz zorunluluğu
Özveri; bir sorumluluk bilinci ise, yaşadıklarıyla bir örnek teşkil etme kaygısı, bir ideali gerçekleştirme arzusu diyebiliriz pekâlâ. Tıpkı Sokrates’in düşüncelerinden dolayı yargılanması, suçlu bulunması ve sürgünü kabul etmek yerine baldıran zehrini içerek ölümü kabul etmesi gibi…
“Sen yanmasan, ben yanmasam, biz yanmasak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…”
İnsan ister sorumluluk bilinci diyelim ister sınırsız sevgi içten gelen bir tepiyle özverili davranır. Takdir edilmek ya da birilerinin ilgisini, sevgisini kazanmak maksadı ile özveride bulunmaz. Bu edim özveride bulunan kişi için bir zorunluluktur çünkü başka türlü yapamaz; ya vicdanı ya bilinci ona bir şekilde rahat vermez. Özverili olma hali kimi insanlar için aslında bir yaşam biçimidir.  
Sanırım meselenin bu kadar tartışılır olması da herkesin hayata aynı şekilde özveri ile yaklaşamıyor oluşundan kaynaklanıyor. Çünkü özveri çıkar gözetmeden yapılacak kadar gelişmiş bir bilinç ya da vicdan gerektiriyor. Oyun sonrası kendi muhasebenizi yaparak acaba ben ne kadar özveriliyim diye düşünmeden edemiyorsunuz bu yüzden.


Oynamak ile doğaçlamak arası
Oyunun içeriği kadar oluşum süreci de bir hayli ilginç; çıkış noktası İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları (İBBŞT) bünyesinde faaliyet gösteren Tiyatro Araştırmaları Labarotuvarı (TAL) ‘nda hazırlanan doğaçlama çalışmaları olmuş. Atölye lideri Ersin Erçin bir hazırlık çalışması olarak katılımcılardan doğaçlama sahne çıkartmalarını istemiş. Filiz Coşkuner de yakın zamanda kaybettiği teyzesinin öldükten sonra yaptığı bir konuşmayı doğaçlama sahne olarak çalışmaya taşımış. Canlandırılan sahneyi çok beğenen Ayla Algan bu doğaçlamayı oyun olarak geliştirme teklifinde bulunmuş ve Filiz Coşkuner 5 dakikalık iki bölümden oluşan canlandırmaları geliştirerek bir tiyatro oyunu yazmış. Sahnelenme aşamasında yine Ayla Algan, Sevi Algan Babaoğlu ve Ersin Erçin sanatçıdan desteğini esirgememiş. Oyun ilk olarak Ayla Algan’ın hazırladığı “Boşlukta Kadın” projesi içinde sahnelenmiş. Ortaya çıkan iş çok beğenilince bağımsız bir oyun olarak sahnelenmeye başlamış.

Hayatımızda ne kadar vericiyiz, ne kadar alıcıyız, nasıl bir özümüz var? Tutkularımız mı ağır basıyor yoksa vicdanımız mı? Çıkarlarımızı gözetmeden ne yapıyoruz? Başkaları adına bişeyler yapma zorundalığı hissediyor muyuz? vb pek çok soruyla beynimizi kuşatan oyun ayrıca özgecil insanların, bu durumdan şikayetçi olmasalar da, uğradıkları haksız muameleleri düşündükçe ister istemez içiniz burkuluyor.

Oyun sonu gerçekleştirilen söyleşi bölümü de gösterinin bir parçasını oluşturuyor. Aynı zamanda psikolog olan Filiz Coşkuner oyun sonrası yaptığı söyleşilerle konuyu enine boyuna ele alıyor, seyircilerin duygu ve düşünceleri ile özveri kavramını tekrar tartışma konusu ediyor.
Oyun takvimini öğrenmek ve ayrıntılı bilgi almak için filizcoskunerbalekursu@gmail.com adresi üzerinden Filiz Coşkuner ile iletişime geçebilirsiniz.

Yazan: Filiz Coşkuner
Yöneten: Ayla Algan, Filiz Coşkuner
Oynayan: Filiz Coşkuner
Görüntü: Ersin Erçin
Hareket düzenlemesi: Sevi Algan Babaoğlu
Koreografi: Filiz Coşkuner
Görüntü-efekt uygulama: Sim Yeremyan
Işık uygulama: Hakan Polacanlı
Süpervizör: Ayla Algan


KARAHİNDİBA

“HERKES BU HAYATTA BİR İZ BIRAKMAK İÇİN YAŞIYOR; KİMİ RESİM YAPIYOR, SALYANGOZ ARDINDA SÜMÜĞÜNÜ BIRAKIYOR, İNŞAAT İŞÇİSİ TUĞLANIN ÜZERİNE İSMİNİ KAZIYOR… BU OYUN DA BENİM İÇİN HAYATTA BIRAKILMIŞ BİR İZ”

Sinan Sülün'ün aynı isimli öyküsünden yola çıkarak sahneye taşınan “Karahindiba” oyunu 2014 yılından bu yana izleyici karşısına çıkıyor ve sahnelendiği her yerde tiyatro severlerin beğenisini topluyor. Sertaç Demir ve Barış Mansuroğlu’nun oyunlaştırdığı, Cevdet Bayram’ın yönettiği ve yine Sertaç Demir’in tek kişilik performansı ile ete kemiğe büründürdüğü “Karahindiba” Oyunu; 30 Yaşına gelmiş, üniversite mezunu, yalnız, parasız, işsiz ve bu nedenle ailesi ile birlikte yaşamak zorunda kalan ancak en büyük hayali roman yazmak olan Adnan Çubuk’un traji-komik öyküsünü anlatıyor.

Olmak veya Olamamak 
Adnan Çubuk vapurda, metrobüste, bir çay bahçesinde veya kalabalık caddelerde karşımıza çıkan herhangi biri sadece, birçoğumuz gibi o da müzmin bir başarısız. Onu görünür kılan tek şey Selim Işık ve Hikmet Benol gibi öyküleşmiş olması. Yoksa kimse başarısız insanlarla kendiliğinden ilgilenmek istemez. Çünkü bu dünyada her kazanana karşılık milyonlarca kaybeden var ve çoğumuz bu kaybedenler arasındayız. Her başarı bir peri masalıdır, başarısızlıklar ise gerçek birer öykü…

Öyküleşmese bir hiç olarak kalacak Adnan Çubuk ile bir tiyatro salonunda yüzleşmek bu yüzden bizi derinden etkiliyor. Kendimizi Adnan Çubuk’un karahindiba gibi etrafa saçılan farklı siluetlerinden biri gibi görüyoruz; belki bir adım ileride belki bir adım geride ama aynı hikayenin içinde…


Sertaç Demir’in öyküyü sahneye taşıyarak oynama arzusu da sanırım bir “tutunamayan” olmasından kaynaklanıyor. Çünkü sahnede o kadar başarılı ki, başarıya doymuş bir insanın başarısız bir karakteri bu denli başarı ile canlandırması mümkün değil. Oyunun kahramanı Adnan Çubuk, Sinan Sülük’ün olduğu kadar Sertaç Demir’in de bir yansıması bu anlamda. Zaten Sertaç Demir oyun üzerine yaptığı bir röportajda bunu açıkça belirtiyor:

“Herkes bu hayatta bir iz bırakmak için yaşıyor; kimi resim yapıyor, salyangoz ardında sümüğünü bırakıyor, inşaat işçisi tuğlanın üzerine ismini kazıyor… Bu oyun da benim için hayatta bırakılmış bir iz”



Her şey, hiçbir zaman, hiçbir yerde… 
Sertaç Demir gibi oyunun yönetmenliğini yapan Cevdet Bayram da sahne düzleminde öyküyü bize başarılı bir şekilde aktarıyor. Küçük tekerlekli bir kutu; yeri geliyor Adnan Çubuk’un yatağı, sedyesi, mutfak tezgahı, masası, eşiği ve engeli oluyor. Sahne bir karakterin yarattığı hayal dünyası ile aydınlanıyor, oyun olaylarla değil anlatımlarla ilerliyor; önce zaman ve zemin ortadan kalkıyor, sonra geçmiş, bugün ve gelecek iç içe geçiyor. Oyun her şeyi anlatmakla beraber aslında hiçbir şeyi de anlatmamayı başarıyor ve nasıl başladıysa öyle bitiyor.


Güçlü bir edebiyat eseri, iyi uyarlanmış bir oyun ve sahne performansı ile öyküyü, oyunu ve kendini birkaç basamak yukarı çıkartan rol ile bütünleşmiş bir oyuncu.

 “Karahindiba” isimli oyunu Beyoğlu Seyr-i Mesel Sanat Atölyesinde izleyebilirsiniz.

Yazan: Sinan SÜLÜN Uyarlama: Barış MANSUROĞLU, Sertaç DEMİR Yönetmen: Cevdet BAYRAM Oynayan: Sertaç DEMİR Dans ve Koreografi: Sercan YİĞİT, Hakan ATEŞ Dekor Uygulama: Sezgin DEMİR Afiş Tasarım: RAWCUT DESIGN STUDİO

Seyr-i Mesel Sanat Atölyesi: İstiklal Cad. İmam Adnan-Nane sok. No:5/4
İletişim: 0 (212) 244 97 89

Ben Bir Başkasıdır

EĞER FARKLI BİR TİYATRO DENEYİMİNE HAZIRSANIZ VE (–MİŞ) GİBİ YAPARAK OYUN OYNAMANIN HAZZINI PAYLAŞMAK İSTİYORSANIZ BU OYUNA MUTLAKA GİDİN VE EKSİK PARÇAYI DOLDURUN.

Tiyatro Fobi yeni sezonunda; çağdaş şiirin öncülerinden Arthur Rimbaud 'un bir mektubunda geçen ve yazıldığı günden bugüne pek çok kez yorumlanan "Ben Bir Başkasıdır" tümcesini bir oyun olarak ele alıyor ve seyircilerin tartışmasına açıyor: Beni bir başkası yapan ya da biricikleştiren şey ne? Ben bir başkası ise bir başkası da ben olabilir mi? Seçimde bulunan biricik olan ben mi, ‘ben’ olan bir başkası mı? Nerede ‘ben’ oluyoruz nerede bir başkası? Benlik duygusu doğuştan mı geliyor, yoksa bu da sadece bir yanılsama mı? vb.

Ben ve ‘ben’in öteki yüzleri 
Ekip, daha önceki oyunlarında olduğu gibi bu oyunu da yine seyircisiyle birlikte kuruyor ve geliştiriyor. Seyirciler, salona girerken oyundaki ana karakterin hayatına etki etmiş toplumsal rollerden birini seçiyor ve oyun içinde farklı rol kimlikleriyle(-miş) gibi yaparak, kendiliğinden, oyuna katılıyorlar; oyun boyunca da ana karakterin iç hesaplaşmalarına ve almak zorunda olduğu karara bir başkası olarak farklı şekillerde müdahil oluyorlar.


Oyunda ana karakterin ve onu çevreleyen seyircilerin dışında bir de Diamond Karakterini görüyoruz; hem seyircilerin hem de sahneye yansıyan ‘ben’in bir başkası olarak. Ben endişeli, Diamond rahat; ben kararsız, Diamond kararlı; ben karamsar, Diamond iyimser; ben sorguluyor, Diamond sorgulamıyor; ben sıradan, Diamond biricik olduğunu düşünüyor. Adeta bir maddenin iki farklı görünümü gibi: Biri kararmış, mat ve kırılgan. Diğeri parlak, sert ve kristal. Bir başka deyişle alt ego ve süper ego.

Bir de oyunda görmediğimiz ama sesini duyduğumuz Tanrı var; ona da oyunun bütününü oluşturan bilinç diyebiliriz. Çünkü oyun Tanrı olan ‘ben’in kafasında geçiyor. ‘Ben’den ve onu çevreleyen başkalarından bir karara varmalarını istiyor. Ben, Diamond ve bir başkasını temsil eden seyirciler oyunun içine girerek bilinci yaratan düşünceleri oluşturuyor. Öyle ki karar oyun boyunca süren bir düşünce muhakemesinin sonunda seyirci çoğunluğuyla alınıp uygulanıyor. Yani ben ve ‘ben’i oluşturan bir başkası tarafından.

 (-miş)li oyun zamanı
 Oyunun genel yapısı da tartışma konusu yaptığı cümle gibi ilginç ve yoruma açık. Bu nedenle bir başka izleyici oyun ile ilgili çok başka bir değerlendirme yapabilir elbette. Ancak bütünü kavramak istiyorsanız mutlaka oyunun bir parçası olmak zorundasınız. Çünkü bu oyun bir yapboz gibi eksik parçayı sizin doldurmanızı istiyor. Bu nedenle oyuna dahil olup oyuncularla işbirliği yaptığınız ölçüde izlediklerinizden daha çok keyif alacağınız muhakkak. Eğer farklı bir tiyatro deneyimine hazırsanız ve (–miş) gibi yaparak oyun oynamanın hazzını paylaşmak istiyorsanız bu oyuna mutlaka gidin ve eksik parçayı doldurun.


yazan & yöneten / erdal baran şahin
oyuncular / şirin öten – serdar solkun
yönetmen yardımcısı / burak akyol
müzik / cem ulu
ses kayıt / cem alkan
oyun alanı : Şermola Performans
oyunun adresi: İstiklal Cad. İmam Adnan – Nane Sok. No: 5 Kat:2 Beyoğlu / İST
rezervasyon : 0507 818 21 51 – 0212 243 74 36
arafobi : 542 492 75 41 / tiyatrofobi@gmail.com